27 Temmuz 2019 Cumartesi

Güneş Rüzgarı


Güneş Rüzgarı

Koronal kütle atımı denilen Güneş patlaması sonucunda Güneş uzaya plazma fırlatır. Güneş üzerindeki manyetik aktivitelerin sonucu gerçekleşen bu olay gezegenler için tehlike arz eder. Manyetik alan ile nükleer güç arasına sıkışan plazma manyetik alanın kırılması sonucunda sapanla atılan bir taş misali şiddetli bir şekilde uzaya fırlatılır. Buna Güneş rüzgarı denir. Güneş rüzgarı, elektron, proton, alfa parçacıkları ve az miktarda helyum ve oksijen gibi elementlerden meydana gelir ve enerjisi muazzam boyuttadır. 1859 yılında gözlemlenen Güneş patlaması ertesi gün jeomanyetik fırtınaya sebep oldu. Yani Güneş patlamasının etkisiyle Dünya’ ya ulaşan Güneş Rüzgarları Dünya’ nın manyetik alanı ile şiddetli bir şekilde çarpıştı ve bunun etkileri global çapta görüldü. Pek çok yerde telgraf hatları göçtü ve ortaya çıkan elektromanyetik enerji yüzünden bazı telgraf operatörleri elektrik akımına kapıldı. Bugün elektrik enerjisi çok daha yaygın ve Dünya’ nın manyetik alanının durduramayacağı güçte bir Güneş rüzgarı tüm dünyayı savaş alanına çevirebilir.
Devamını Oku

26 Temmuz 2019 Cuma

Ruh Üzerine -2.1- ...Ölüm...



Ruh Üzerine -2.1- ...Ölüm...


"Beden, biz farkında olmadan bizi ölümü izlemekten korkar bir hale sokmaktadır" Kadir YURTTAŞ

"Egonim, etrafını düşünemediğin de başlar" Kadir YURTTAŞ

"Ölüm sosyalliği yenip bireyi bireyselleştirdiğinde; ölüm, aynadaki görüntün ile senin yansıma olduğunu anlaman olacaktır." Kadir YURTTAŞ

Ölüm, organların bir daha çalışmaması, etlerinin çürümesi bedeninin büyük kısmının doğaya karışması bunlar mıdır?
Kimyasal olarak düşünülürse bu olaylar tamamen ölümdür ancak ölüm her ne kadar kimyasalsa işte o kadar sosyolojiktir aslında. İnsanlar, tanıdıkları insanları tekrar göremeyeceklerini anladığında yas tutmaya başlarlar. Hiç kimse, bir insanın sinir sistemi bir daha çalışmadığı için yas tutmaz yahut hiç bir cenaze marşı bir daha asla ısı üretmeyecek bir beden için yazılmamıştır, yazılmaz da.

Fiziksel kimyasal ölüme baktığımızda her insanın aynı biçimde ölmediğini gözlemleriz yani bir insanın kalbi durunca üstüne çöken bir ağrı ya da bağırsakları iflas ettiğinde kaçınılmaz bir yok oluş hissi değildir ölüm. Bu farklı ölme hissi egonim kavramı ile alakalıdır. Egonim kısaca ölüm ızdırabı olarak tanımlanabilir yani ölüme çok yaklaşan bireylerin hissettiği her şey egonimdir. Egonime göre ölmek üzere olan bir hasta ölümü bir kaç kez tadar.

İnsan hayatı boyunca diğer insanların kafasında kendisini nasıl oluşturduklarını düşünerek sosyallik kavramını ortaya çıkarmıştır. Ve beyinde fiziksel acıyı işleyen bölge ile sosyolojik acıyı işleyen bölge aynıdır. Yani siz sevgilinizden ayrıldığınızda hissettiğiniz acı da kolunuzun kopmasının verdiği acı beyinde aynı yeri tetikler. Bunun edeni ise insan varlığı boyunca beraber hareket ederek hayatta kalmayı başarmış, buzul çağını böyle atlatmış bir canlı vücudu da, beyni de buna göre evrimleşmiştir. Beden, günümüzdeki  hali ile yalnız kaldığında bireye bir şeylerin yanlış gittiği hissini vermektedir.
Bu hisler yüzünden sosyal acılarımız bizi derinden rahatsız etmektedir. Ölüm o kadar geri döndürülemez, o kadar nihai bir kavram ki insanlara yalnızlığın ebedi olduğunu gösteriyor. İşte bu durum beden, biz farkında olmadan bizi ölümü izlemekten korkar bir hale sokmaktadır.

Bir hasta, hastaneden yatarken ve bu esnada yanındakiler ile sohbet ederken onları, kendini, görünüşleri ve benzeri şeyleri düşünecektir ancak fenalaştığında hasta artık etrafındakileri düşünmediği bir noktaya gelecektir, sadece kendi ile ilgilendiği bir noktaya gelecektir. Ve kafasında bir fikir oluşacaktır "şu saniyeden sonra bana kimse yardım edemez, artık kimse yok, bitti". Bu fikir ile sosyallik biter ve o kişinin ikinci bireysel olayı ölüm gerçekleşmeye başlar.

Şimdi ise Ölümün kişiye yaptığı fiziksel olaylara bakalım. Ölüm başladığında serabral korteks kapanır artık dışarıdan mesaj alamaz hale geliriz. Sonrasında omurilik, epifiz bezine öleceğinizi bildirir. Ve epifiz bu mesajı aldığında DMT salgılar.

Şizofreni hastalarının dış dünyaya kapalı hayatlar seçmeleri bedenlerinde sağlıklı bireylere göre oldukça fazla DMT bulunması ile yakından ilintili olabilir. Bu durum DMT'nin bilince pek de gözlemlenebilir hayatlarımız hakkında bişeyler yapmadığını gösterir. Şizofrenisi sürekli artan
Louis Wain'in yıllar boyu çizdiği kedilerin DMT'nin evreni anlamamızı ne kadar değiştirdiğini görmekteyiz.




çizdiği kediler başta normal iken sonraları boyut kaybetmeye, kedilerin bulundukların mekanların yok olmaya başlayıp sonrasın da kediye dahil olmasına ondan da sonra kedinin tek bir şekil olmasına neden olan garip bir etkisi vardır şizofreni ile beraber artan DMT'nin. DMT ve şizofreni arasında bulunan koreleksiyona göre biz ölüm anında şizofren oluyoruz ve evreni tek bir şekil, tek bir nokta olarak algılama yoluna gidiyoruz.

Ölüm sosyalliği yenip bireyi bireyselleştirdiğinde; ölüm, aynadaki görüntün ile senin yansıma olduğunu anlaman olacaktır.













Devamını Oku

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Notlar -2-

anlık ilhamlarım



"Bizler onun iç organlarıyız ve o sadece kendini yer"Anonim


ben kendimin tanrısıyım

nihilizim notları

Nihilistler Tanrı’nın varlığını, iradenin özgürlüğünü, bilginin imkânını, ahlakı ve tarihin mutlu sonunu reddederler.

Nihilist düşünce Friedrich Nietzsche,Ludwig Andreas FeuerbachHenry Thomas BuckleMax StirnerAlbert CamusArthur SchopenhauerJean-Paul Sartre ve Herbert Spencer gibi düşünürlerin etkisinde kalmıştır. İnsanın beden ve ruhtan oluşan dualist bir yapısı olduğunu reddettiği için dinlerin şiddetli tepkisine yol açmıştır

zaman notları

Bir önceki olaydan bir sonraki olaya giden süre şeklinde anlatılan zaman genellikle fasılasız olarak düşünülen sürekli değişim olarak da tanımlanır. Bu bakımdan şimdi geçmişe dönüşür. Zamanın spesifik ve sınırlı müddetleri olan geçmiş, şimdi ve gelecek, tek ve bütün zamanın parçalarını teşkil ederler.
ölüm notları .........ruh üzerine -3-

egonim
ölüm bir kaç defa tadılacaktır
sosyal canlılık-ruh
biyolojik canlılık
ikili olmak zorundayız

ideolojiler ve kölelik 3

köleler isyan edemez
ahlak insanı köleleştirir













Devamını Oku

21 Temmuz 2019 Pazar

Köleleştirme -2-


ideolojiler ve kölelik -2-


"Sadece efendiler yönetebilir !!!" Kadir YURTTAŞ

Garip bir söylem değil mi? hem nereden çıktı bu "efendi" sanki kölelik mi var hayatta, hayatımızda.

Hiç kuşkusuz bir çoğumuz demokrasiden ödün vermez, vermek istemediğini iddia eder. Peki nedir bu demokrasi safsatası?

En açık açıklaması sözlük anlamıdır; siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimi.

Herkes yönetmek ister, yönetimde söz sahibi olmak ister ve demokrasi bize bunu sunuyor. Ancak halkın tamamının eşit yönetmesi ne kadar faydalı?

Bir ütopya inşa edelim. Kimse evden çıkmıyor ve başka bir insan ile iletişim kurmuyor. İnternet kullanımı yok ve televizyonda sadece devletin kanalı var. bu kanaldan her gün hükümeti öven, muhalefeti yeren söylemler bulunmakta. Sizce her seçimi kötü olsa bile kim kazanır? Halk daima
iyi ve kötüyü ayırabilir mi?

“Demokrasinin en büyük kusuru ise istidat, zeka ve kalite yerine kalabalığı koymasıdır.” ATSIZ. Kalabalık her zaman zeki değildir bu yüzden eşitlik yönetimde zayıflıktır.
Demokrasi kalabalığın azınlıkları köleleştirmesidir. Meclislerde yeterli temsilcisi olmayanlar hep önemsenmeyecek ve ülkenin çoğunluğuna uymak zorunluluğunda bırakılacaktır. Geçerli yönetim bir sonraki seçimi de kazanmak için uzun vadeli yatırımlar yapamaz ve halkın gözünü boyayacak atılımlar yapmak zorunda bırakılır yani yönetimi de köleleştiren bir sistemdir demokrasi.

Ya "EFENDİLER" kimdir? Eşit bir seçim ile başa gelmemiş kişilerdir. Tek adamlık ya da bir lider değil bir konsey yönetmelidir, işte efendiler konsüllerdir. Peki konsüller nasıl seçilir? doğduğu andan itibaren yönetmek üzerine eğitilirler ve kendilerini kanıtladıklarında konseye girerler. Efendilerin en büyük özelliği güçlerinin kaynağının kalabalık değil akıl ve mantığın yer almasıdır. 







Devamını Oku

16 Temmuz 2019 Salı

Zaman -1-


Zaman kavramı bir çok düşünür tarafından konu edinilmiş bir alandır. Zaman denilince  madde, hareket ve süre işin içine girmekte ve bunların öncelik sonralık problemi ortaya çıkmaktadır. Çünkü madde olmadan bir hareket gerçekleşmeyeceği gibi hareket olmadan süre, süre olmadan da zaman ortaya çıkamaz. Bu süreçler ancak insan ile anlam kazanmış ve bilince konu olmuştur. Ama zaman en çok filozofların araştırma konusu olmuş ve ta ilk çağdan günümüze kadar zaman varlık ve ilk felsefe olarak adlandırılan metafiziğin vazgeçilmez alt başlıklarından biri haline gelmiştir. Bu yazımda Aristoteles’in zaman anlayışını inceleyeceğiz.
İlk çağ düşünürü olan Aristoteles’in zaman anlayışı değişim ya da devinimle doğrudan ilgilidir. Her şeyin sabit kaldığı ve bir değişimin olmadığı yerde bir zamandan bahsetmek mümkün müdür? Aristoteles de zamanı anlayabilmek için zaman ve şimdiki an arasındaki bağlantıya bakmak gerekir. Aristoteles ‘in zaman görüşü şimdiki an üzerine kurulu gibidir. Zaman hepten yok mudur ya da ele avuca sığmaz kaygan bir şey midir? Zamanın bir parçası var olmuştur ama o şu an var değildir. Gelecekteki parçası da ileride var olacaktır. Yani o henüz mevcut değildir.  Zaman parçalanabilir parçalarından biri olup bitmiş, diğeri de henüz var olmamıştır. Şimdiki an ise zamanın bir parçası değildir. Çünkü parçanın bir ölçüsü vardır, bütünün parçalardan  kurulması gerekir. Oysa zaman şimdiki anlardan bir araya gelmiş gibi görünmüyor. Şimdiki an geçmiş ile geleceği ayırır.
Aristoteles zamanın değişim olmadığını söyler. Çünkü ona göre değişim her yerde aynı değildir. Fakat zaman değişimden de bağımsızda değildir. Değişim bazı yerlerde hızlı bazı yerlerde de yavaştır. Oysa zamana baktığımızda böyle bir şeyden söz etmek olanaksızdır. Zaman her yerde aynıdır. Zaman hızlı veya yavaş değildir, az zaman veya çok zamandan bahsedebiliriz ama bu da göreli olur. Zaman değişimden bağımsız değildir. Çünkü değişimin olmadığı bir yerde zamandan bahsetmemiz olanaksızdır.  İnsan değişimin farkında olmadan zamanında farkında olamaz.
Zaman, değişim ve insana birlikte bakalım. Anne karnında başlayan yaşam sürecinin bazı evreleri vardır. Bu evreler; embriyo, fetus, bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık ve ölüm gibi evrelerden oluşur. Bu evrelerin her birisinde bir değişimin bir gelişimin olmadığını farz edelim. O zaman bütün bu evreler, durağan bir şey olarak kalır. Örneğin bir embriyo evresinde ise embriyo, çocukluk evresindeyse çocuk vs. Dolayısıyla zaman bir değişim değil fakat değişimle bire bir ilgilidir. Değişime insan bağlamında bakarsak zamanın insan ile anlam kazandığını görebiliriz. Çünkü diğer canlılarda zaman kavramı diye bir şeyden söz edilemez. Olsa olsa sadece “an” vardır. 
Aristoteles’in zaman görüşünü anlayabilmek için zaman ile şimdiki an arsındaki ilişkiye bakmak gerekir. Zaman şimdiki an aracılığıyla fark edilebilir. Nasıl ki bir devinim devinen nesne aracılığıyla bilinebiliyorsa zaman da şimdiki an aracılığıyla fark edilebilir. Aristoteles, zaman olmazsa şimdiki an, şimdiki an olmazsa zaman olanaksızdır, derken bunu kasteder. Demek ki zamanı yaratan anların toplamıdır. Zamanı geçmiş, gelecek ve şimdiki an gibi parçalara bölersek bu parçaları birbirine bağlayan bir şeyin olması gerekir. Bunu da Aristoteles şimdiki an olarak görür. Şimdiki an’ı geçmişin sınırı geleceğin başlangıcı olarak görür. Zaman düşüncelerimizdeki ardı ardına geliş bilincine ve tecrübe ettiğimiz olaylar arsındaki farklılık olgusuna karşılık gelir. Bir ard ardalığın ve tecrübe edilen olaylar arasında bir farklılık bir değişim olmadığında bir zamandan bahsetmek olanaklı mıdır?  Hiçbir değişimin farkında olmadığımızda zamanın farkında olabilir miyiz?


Devamını Oku

12 Temmuz 2019 Cuma

- Friedrich Nietzsche- 1. YAŞAMI



Nietzsche Hayatı

"Doğru, yaşamayı seviyoruz; ona alışmış olduğumuzdan değil ama sevmeye alışmış olduğumuzdan"

Hayatı boyunca yalnızlığı istemişti o. Ancak dayanamıyordu bir tarafına haykırma ve yönlendirme isteğine. Hayatının son zamanlarında bilgi paylaşma güdüsüne dur diyebilmişti sadece. Kendisinin yayınlamadığı "Güç İstenci" adlı notlarının arasında alınacakalar listesini yazmıştı.

Babası bir papazdı.Dindar, şımartılmış iyi aile çocuğu olan Nietzsche okulda “küçük Protestan papazı” diye çağrılıyordu. Derslerinde başarılıydı. On dokuz yaşına geldiğinde, papaz olabilmek için Bonn Üniversitesinde ilâhiyat ve klasik filoloji öğrenimine başladı Hayatı evdekiler tarafından planlanmıştı.Nietzsche bundan hoşnut değildi. İlk zamanlardan beri bir isyan duygusu edindi.

Bonn’da alışkanlıkları değişti. Çekingenliği bırakıp girişkenliğe yeltendi. Hatta taşkın bir öğrenci olduğu söylenebilir. Birliklere katıldı, içki içti, katıldığı bir düelloda yaralandı, öğrenci etkinliklerinden geri durmadı.  Bu dönemde “tanrı öldü” düşüncesini edindi. Tatil için eve döndüğünde bir daha kiliseye gitmemeye karar verdi. Sonraki yıl üniversitesini değiştirerek Leipzig’e yerleşti ve klasik filolojiye odaklandı.

Schopenhauer‘in “İstem ve Tasarım olarak Dünya” adlı eserini okudu. Schopenhauer’in istemin temel rolü ile ilgili tasarımından etkilendi.1867’de bir yıllığına Prusya ordusuna katıldı. Burada geçirdiği kaza sonucu hastaneye kaldırıldı, terfi ve terhis ettirildi. Leipzig’te üniversiteye devam etti. İlkokuldan beri en çalışkan öğrencilerdendi. Profesörlerin beğenisini kazanmıştı. Ancak filologları sevmezdi. Nietzsche’ye göre filoloji, “bir budala tarafından döllendirilen felsefe tanrıçasının bir hilkat garibesi” idi. Kararsızlık ve çaresizlik içersinde kaldı. Bu sırada besteci Richard Wagner ile tanıştı. Wagner, Nietzsche’nin babasıyla aynı yaştaydı ve fiziksel olarak da benziyordu. Eksik olan rol modeline uygundu. Onun Schonpenhauer’e olan derin sevgisini de öğrenince, hayranlığı daha da arttı. Wagner de karşılıksız kalmadı ve kendisine yakın buldu.

Daha sonra İsviçre’deki Basel Üniversitesinden klasik filoloji kürsüsünde profesör olmak üzere davet aldı. Yirmi dört yaşındaydı ve doktorası bile yoktu. Filolojiye olumsuz bakıyordu, ama bu öneri kendisi için geri çevrilebilecek cinsten değildi. Nisan 1869’da Basel’deki görevine başladı ve filoloji dersleri yanında felsefe derslerine de girdi. Estetiği ve klasik çağ öğrenimini sentezlemek ve uygarlığın zayıflıklarını irdeleyebileceği bir araç geliştirmek istedi.
Temmuz 1870’de Almanya ve Fransa arasında savaş çıktı. Nietzsche vatanperverlik coşkusuyla gönüllü hasta bakıcısı olmak için başvurdu. Cephede güçlü düşmanlarla karşılaştı. İlk kez, en güçlü ve yüksek yaşama isteminin hayatta kalmak için mücadele etmekte değil, tersine güç, savaş ve egemenlik isteminde yattığı duygusunu edindi. Güç İstemi Kuramı’nı böylece oluşturdu. İleride bu düşünceden uzaklaşsa da, askerliğin etkisini inkar edemeyecektir.
Prusya galip geldi. Ancak Nietzsche savaştaki her şeyin şanlı olmadığını anladı. Sayısız üzünç verici kalıntılar gördü.  Hastalandı. Dizanteri ve difteri teşhisleriyle hastaneye sevk edildi. İki ay sonra Basel’deki görevine ve derslerine döndü. Filoloji ve felsefe derslerine odaklandı. “Tragedya’nın Doğuşu”nu yazmaya başladı. Yunan kültürünün analizini yaptı. Apolloncu (ölçülü ve düzenli), yetinmeciliğin karşısına karanlık, içgüdüsel ve Dionysoscu (coşkulu, tutku) güçleri yerleştirdi. Nietzsche’ye göre Yunan Tragedyası bu iki unsurun senteziyle oluşmuş, Sokrates’in sığ rasyonalizmi tarafından da yok edilmişti. Uygarlığın zayıflamasına neden olduğunu düşündüğü Hıristiyanlık’a  karşı diyonisyen anlayışı öne sürdü. Nietzsche’ye göre tanrı ölmüş ve Hıristiyanlık süreci sona ermişti. Hristiyanlık’ın bilinçsiz motiflerine, güç istemini hadım etmeyi amaçladığını düşündüğü “köle ahlakına” karşı saldırıya geçti.
Daha sonra Wagner’in entelektüel kimliğini aralayarak ondaki iticiliği keşfetti.Hristiyanlığı öven bir eser üzerinde çalışan Wagner’i eleştirdi ve ondan uzak durmaya başladı. 1879’da Basel’deki görevinden ayrıldı.Birkaç yıldır hastalık hastasıydı, ama şimdi gerçekten de hasta bir adam olmuştu. Üniversite kendisine küçük bir maaş bağladı ve doktor ona daha yumuşak iklimli yerlerde yaşamayı tavsiye etti. O da İtalya’yı, Fransa’nın güneyini ve İsviçre’yi gezdi. Gözleri iyi görmüyordu. Şiddetli ve felç edici bir baş ağrıları çekiyordu. Bu ağrılar onu zaman zaman günlerce yatağa bağlıyordu. Çoğu zaman da sayısız küçük şikayetlerden muzdaripti. İksirlerden, ilaçlardan, haplardan, kolonyalardan ve özütlerden medet umuyordu. Buna rağmen Üstinsan tasarımını geliştirdi.  
Arkadaşı Paul Ree aracılığıyla yirmi bir yaşındaki Rus kızı Lou Salomé ile tanıştı. Ree ve Nietzsche Salome’ye aşık oldu. Nietzsche Ree’ye onun adına Lou ile konuşması ricasında bulundu. Reddedildi. Bir daha görüşmediler. Artık yalnız yaşıyor, yüksek, uzak iklimlerde, ucuz odalarda kalıyordu. Bedensel şikayetlerini dindirmeye çalışırken  “Sabah Alacası”, “Şen Bilim” ve “İyinin ve Kötünün Ötesinde” gibi önemli eserler yazıyordu. Ancak okunmuyordu. Danimarka’da eserleri profesörlerce okutulmaya başlanmıştı ancak yeterince tanınmıyordu. Ocak 1889’da Turin’de, bir cadde üzerinde yürürken birden fenalaştı. Düşerken feryatlarla, az önce kırbaç yemiş bir fayton atının boynuna sarıldı.
yatalak NietzscheAşırı çalışma, yalnızlık çektiği acılar ile birlikte frenginin “beyin felcine” neden olan üçüncü evresi onu yatağa bağımlı hale getirdi. Bir hastanede kısa süreli yattıktan sonra annesinin refakatına verildi. Artık zamanının çoğunu kasılıp kalır bir durumda geçiriyordu. Sessiz sakin bir münzevi oluvermişti. Bir gün birisi ona kitap uzattığında: “Ben de iyi kitaplar yazmadım mı ? ” dedi.
Annesi 1897’de öldüğünde bakımını kız kardeşi Elisabeth Nietzsche üstlendi. Üç yıl sonra, 25 Ağustos 1900’de Nietzsche öldü. Kız kardeşi, anti semitist kocasının etkisiyle Nietzsche’nin eserlerine eklemeler yaptı. Nazilere yaranmaya çalıştı. Naziler de Nietzsche’nin üst insan fikrini kendilerince kullandılar. Onu bir aziz gibi görüyorlardı. 
Anca Nietzsche şöyle demişti:  

“Günün birinde beni aziz ilân etmelerinden çok korkuyorum… Ben aziz biri olmak istemiyorum, öyle olmaktansa, soytarı olmayı yeğlerim…”


Kadir YURTTAŞ
12.07.2019



Devamını Oku

10 Temmuz 2019 Çarşamba

Anaksimandros (Anaximandros) Kimdir?





Anaksimandros (Anaximandros) Kimdir?


İlk filozoflardan ikincisi Anaximandros'tur. O da Thales gibi Miletlidir. Fakat Thales'ten sonraki kuşaktandır. Onun öğrencisi, sonra da ardılı (halefi) olmuştur. Güneş saatini  

Anaximandros da Thales gibi, arkhe sorunu üzerinde durmuştur. O da var olanların kökeninin, anamaddenin ne olduğunu sorgulamıştır. Ona göre ilkmaddenin sonsuz, tükenmez olması gerekir. Sonsuz kavramını ilkin açık olarak belirleyip bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmuştur. Ancak, Anaximandros anamaddeye yalnız sonsuzluk niteliğini yüklemekle kalmamış, daha da ileri giderek "İlk madde yalnız sonsuz değildir, sonsuz olandır da; çünkü ona, daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez." demiştir. 

Thales ilk maddeyi su ile, demek ki belli, bilinen bir madde ile bir tutmuştur. Anaximandros'a göre ise, bunu yapamayız, çünkü her belli, belirli şey sonlu ve sınırlıdır da, yani karşıtı ile sınırlanmıştır: Sıcak soğuk ile, sıvı olan katı olanla, aydınlık karanlıkla, vb. sınırlanmıştır. Her belli olan, dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan şey, meydana gelmiş olan bir şeydir –sıcak soğuktan, sıvı katıdan oluşur– ve yeniden karşıtına döner. Böylece, birbirinin karşıtı olan şeylerden biri, öteki karşısında zaman zaman ağır basar; bu da bunların içinden çıktıkları sonsuz anamadde içinde yeniden arınmalarına kadar sürer.  

Apeiron anlayışından Anaximandros çok özgün bir doğa görüşü geliştirmiştir: Apeiron'dan önce sıcak ile soğuk oluşmuştur. Sıcak, başlangıçta soğuk ve karanlık olanı (biçimlendirmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmıştı. Soğuk'tan iki karşıt: katı ile sıvı doğmuştur. Sıvı'dan,yeri çevreleyen alev küresinin sıcaklığı yüzünden, buğular yükselip alev küresini halkalara, ateşle dolu olan hava tekerleklerine bölmüşlerdir. Bu tekerlekler de birtakım deliklerin – güneş, ay – alevler saçarlar. Böylece hava (buğu) ile ateşin birleşmesinden gök meydana gelmiştir. Yer tepsi biçiminde değil, bir silindir, yuvarlak bir sütün biçimindedir ve boşlukta serbest olarak durur; gök de yerin etrafında döner. 

Anaximandros'un bu açıklamalarından açıkça şunu görüyoruz: Doğal karşılaştığımız çeşitli ve karmaşık olayları, burada tek, yalın bir temele bağlamak denemesi yapılmaktadır. Anaximandros'u tam bir düşünür yapan da budur; bu yalınlaştırıcı açıklama denemesi, onun gerçekteki çokluğu düşüncede bir birliğe bağlamak istemesidir.

İyonya Okulunun ikinci filozofu ve Thales’in öğrencisi ve dostu olan Anaksimandros hakkında pek az şey biliyoruz. Hayatıyla ilgili en önemli bilgi, onun rasyonel düşünce ve faaliyette yazılı geleneği başlatmış olmasıdır. Buna göre, hiçbir şey yazmayan, yazılı bir şey bırakmayan Thales’ten farklı olarak, Anaksimandros (MÖ 610-546) varlıkla ilgili düşüncelerini ya da felsefi spekülasyonlarını kâğıda dökmüş ve bundan sonra bütün doğa filozoflarında bir örneğine rastlayacağımız Peri Phusis [Doğa Üstüne] adlı denemenin, günümüze doğallıkla erişmemiş ilk örneğini vermiştir. 


Anaksimandros’ta da bilimsel faaliyetle felsefi düşünce iç içe geçmiş durumdadır. Dolayısıyla, onda da felsefi görüşlerinden bağımsız olarak, azımsanamayacak ölçüde bir bilim faaliyetiyle karşılaşıyoruz. Karadeniz’e açılan denizciler için bir harita yapan, yine tarihte ilk kez olarak meskûn dünyanın bir levha üzerine resmini çizen Anaksimandros zamanı, düz bir taban üzerine yerleştirilen dik bir çubuğun günün çeşitli saatlerinde meydana getirdiği gölgelerin yerlerine ve uzunluklarına bakılarak belirleyen aygıt olarak güneş saatini bulan kişidir. Kozmolojisinde, dünyanın, sanıldığı gibi, bir tepsi değil de genişliği yüksekliğinin üç katı olan bir silindir şeklinde olduğu sonucuna varmıştı. Biyolojide ise o, yaşamın denizlerde ve suda başladığını, insan da dahil olmak üzere, tüm canlıların önce denizlerde yaşamış olup, karaya daha sonra çıktıklarını ortaya koyan bir evrim kuramı geliştirmişti. 

Anaksimandros Thales’i, sadece bilim alanında değil arkhe ya da maddi töz veya aition konusunda da aşmıştı. Buna göre, o Thales’in maddi töz olarak “su” anlayışına, suyun nicelik bakımından sınırlı, nitelik bakımından belirli olduğu gerekçesiyle karşı çıktı. Su ya da nem, çatışma ve savaşlarını açıklamak durumunda olduğumuz karşıtlardan biri olduğu için ondan hiçbir zaman karşıtı çıkmaz. Başka bir deyişle değişme, doğum ve ölüm, büyüme ve küçülme, çatışma ve savaş, bir öğenin sınırlarını diğerinin aleyhine olacak şekilde genişletmesinin bir sonucu olduğuna göre, suyun doğasına aykırı bir yapıda olan öğe ya da şeylerin, su içinde nasıl olup da eriyip gitmedikleri sorusuna doyurucu bir açıklama getirilemez. Sudan, öyleyse yalnızca ıslak ve soğuk olan şeyler türeyebilir. Oysa dünyada sıcak ve kuru şeyler de vardır. 


Suyun nitelik bakımından belirli olmasının yarattığı güçlükten kurtulsak bile, Anaksimandros’a göre bu kez suyun nicelik bakımından sınırlı oluşunun yarattığı güçlük karşımıza çıkar. Başka bir deyişle, su gibi nicelikçe sınırlı bir maddeden, sonlu bir madde kütlesinden evreni meydana getiren sonsuz varlık kütlesi doğamaz. Sonsuz sayıda evren olduğunu öne süren filozofa göre, böyle bir evren görüşü, sonsuz miktarda maddeyi gerektirir. Evrende varolan tüm nitelikleri tek bir niteliğe götürmenin, tüm karşıtları tek bir karşıta indirgemenin doyurucu ve doğru olmamasından dolayı, ona göre, evrenin ilk maddesi ya da maddi tözü nitelik bakımından belirsiz, nicelik bakımından sınırsız bir madde olmalıdır. Anaksimandros söz konusu özellikleri taşıyan ilk maddesine, hiçbir duyusal maddeyle özdeş olmayan belirsiz bir varlık, soyut bir ilke anlamında apeiron adını vermiştir. 

Eski Yunan felsefesinde “Varlığın aslı esası nedir?” sorusuna verilen cevaplar, aynı zamanda “evrenin kaynağı nedir?”, “evrendeki bu çokluk nasıl olup da bu kaynaktan meydana gelmiştir?” sorularıyla da iç içedir. Thales’in bu sorulardan ilkine verdiği yanıt bir yönüyle dinî tutumlara, diğer yönüyle içinde yaşadığı dünyayla ilgili kişisel gözlemlerine dayanmaktaydı. Suyun canlılar için taşıdığı büyük öneme vurgu yapmış olması bu gözlemlerinin neticesindeydi. Thales, suyun canlılar için taşıdığı büyük önemi vurgulamasının yanı sıra, varolanların sudan nasıl meydana geldiğini ise pek açık olarak ifade etmemiştir. Yunan felsefe dünyasında varolanların kaynağı ve bu kaynaktan varolanların nasıl meydana geldiğine yönelik ikinci açıklama denemesi Thales’in dostu ve öğrencisi olarak yaklaşık MÖ 611 - 546 yılları arasında yaşamış olan Anaksimandros’dur. Hakkında günümüze ulaşan bilgilerden anladığımız kadarıyla Anaksimandros, politikacı, astronom, haritacı ve matematikçi kimliğiyle ön plana çıkmış bir kişidir. Eski Yunanların Karadeniz kolonilerinden biri olan Apollonia’nın kurucularından olan Anaksimandros, Akdeniz'i merkeze alan bir yer haritasının yanı sıra, Yunan dünyasında ilk gök haritalarından birini de çıkaran kişidir. Yine, astronomi alanında Eski Yunan dünyasındaki ilklerden olan ve o gün için büyük önem taşıyan dört önemli teorik ve pratik keşfi vardır. Bunlardan ilki dünyanın ekliptik eğriliğini keşfederek güneşin mevsimlere göre doğma ve batma konumlarını nasıl değiştirdiğini açıklamaya yönelikken ikincisi, gnomonu (güneş saati) pratik kullanıma sunmasıdır. Üçüncüsü, yine Güneş’in doğuşu ve batışının açıklanmasına yönelik Thales tarafından geliştirilmiş olan ve dünyanın su üzerinde yüzen bir tepsi biçiminde olduğu anlayışına dayalı olan açıklamaya alternatif olmuştur. Thales’in getirdiği açıklamada Güneş’in doğuşu ve batışı arasında kalan zamanda Güneş’in görünmemesinin nedeni olarak dağların ardında kalması ve insanlar bu yüzden Güneş’i görmeden tekrar doğuya geçtiği yolundaydı. Anaksimandros’a göre ise dünya düz bir tepsi değil fakat genişliği yüksekliğinin üç katı olan bir sütun şeklindedir. Güneş’in batması esnasında, Güneş bu sütunun arkası nda kaybolmakta, doğması esnasında da sütunun diğer yüzünden ortaya çıkmaktadır. Anaksimandros’un astronomiyle ilgili olarak geliştirdiği dördüncü önemli düşünceyse bir sütun olarak belirttiği dünyanın herhangi bir dayanak olmaksızın evrenin merkezinde ve boşlukta hareketsiz olarak duruyor olduğudur. Anaksimandros boşlukta hareketsiz olarak durmayı, dünyaya etki eden bütün güçlerin birbirlerini eşitlemesi sonucunda ortaya çıkan bir durum olarak tasarlar. Anaksimandros’a göre yeryüzünün evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmasının yanı sıra dünya çevresindeki yıldızlar ve öteki gök cisimlerinin yapısını ve oluşma biçimlerini de açıklamağa çalışmıştır. Anaksimandros’a göre yıldızlar, etrafı kabukla örtülmüş olan ve içinde ateş bulunan bir çemberler sisteminin çatlaklarından sızan ışıklardan oluşmaktadır. Bu çemberlerdeki çatlakların büyüyüp küçülmesiyle de Ay’ın değişik hâlleri ortaya çıkmaktadır. Yunan dünyasına astronomi alanında getirdiği bu yeni fikirlerden başka Anaksimandros’un diğer bir özgün yanı ‘sonsuz dünyalar’ fikrini ortaya atmış olmasıdır. Aynı zamanda bir tanrısallığa da sahip olan Apeiron’dan içinde yaşadığımız dünyanın da bulunduğu, eş zamanlı mı yoksa ardışık olarak mı varoldukları belirsiz kalan sonsuz bir evrenler çokluğunun bulunduğundan da söz etmektedir (Kranz, 1948: 38-40). Astronomi ağırlıklı olan bu çığır açıcı görüşlerinin yanı sıra, Anaksimandros canlılar ile insanın ortaya çıkışı ve gelişimiyle ilgili olarak da ilk evrimci yaklaşım olarak nitelenebilecek bir anlayışı öne sürmüştür. Bu anlayışa göre nemlilikte başlayan canlılık gittikçe daha karmaşık organizmaların ortaya çıkmasıyla neticelenerek sulardan karalara doğru gelişen bir evrimle insan ortaya çıkmıştır
Devamını Oku

7 Temmuz 2019 Pazar

Martin Heidegger Kimdir?



Martin Heidegger Kimdir?

Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozoftur. 

26 Eylül 1889'da Baden eyaletinde doğdu. Çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetişti. Felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu oldu. Felsefi yetkinliği ve önemi yadsınamazken politik konumları dolayısıyla sürekli sorunlu bir ilişkinin taşıyıcısı oldu ve bu durum çoğu zaman felsefi çalışmalarının tam olarak değerlendirilmesini gölgeledi.

Freiburg Üniversitesi'nde Katolik ilahiyatı ve Hıristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, "Psikolojide Yargı Kuramı" ile dikkat çekmeye başladı. 1923'te Marburg Üniversitesi'nde profesör oldu. 1927 yılında "Varlık ve Zaman" yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca var oluşçu felsefe açısından değil, 20. yüzyıldaki bir bütün felsefe tartışmaları bağlamında bir şekilde etkili oldu. Heidegger burada, bütün bir Batı Felsefesi geleneğini metafizik olmakla eleştirdi, ki sonrasında post-modern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden değerlendirecektir.

1933 yılından itibaren Naziler 'in iktidara gelmesiyle birlikte Heidegger Nazilere katıldı. Bu dönemde Freiburg Üniversitesinde rektör oldu. Heidegger'in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun çalışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. Nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945'te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. Daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir.



Heidegger’e göre felsefe ile bilim arasında bir ayrım vardır. Felsefe, varlığın anlamını sorgulayan bir düşüncedir. Düşünce, varoluşun olayın kendisinde beliren apriori koşullarını inceler. Varlığı anlamada düşünceye duygular eşlik eder. Modern çağın varlık anlayışına etki eden bu duygu sıkıntıdır. Bilimin işi ise olguları sorgulamaktı r. Düşünce bilimin aradığı anlamda bir kesinlik aramaz.

Heidegger’in, Aristoteles’ta bulduğu varlığın “hakikat” anlamının öne çıkarılması düşüncesini benimser. “Varlığın hakikat”ini gizlilikten açığa çıkma (aletheia) olarak düşünür. Heidegger, Husserl’in “şeylerin kendisine gitme” yönelişini ve fenomenlerin bize yalnızca görünüşleri değil, a priori, kategorik görü yoluyla özü de verebileceği düşüncesini benimser ancak Husserl için mesele varlığın bilince çarpıtılmadan verilmesi olduğu hâlde, Heiddegger bu temel noktada Husserl’den ayrılır. Ona göre varlık kendisini Dasein’in anlayışında zaten vermektedir. Bu nedenle fenomenolojinin asıl sorunu Husserl’in dediği gibi varlığı görmenin doğru yolunu, yöntemini bulmak değil; bize beliren “varolan”ların nasıl belirdiğini araştırmaktır. Husserl’den ayrıldığı diğer önemli bir nokta da fenomenolojiyi bir bilinç felsefesi olmaktan çıkarıp daha kökensel, daha ilksel bir biçimde yeniden ele almak gerektiğine inanmasıdır.

Heideger’e göre “Varlığın anlamı nedir?” sorusu geleneksel ontolojide sorulmayan önemli bir sorudur. Bu soruya yanıt vermek için varlık hakkındaki deneyimleri çarpıtan tarihsel yüklerin ayıklanması (destrüksiyon) gerekir. Dasein, varlığı anlayan, varlığın anlamını soran bir varolandır. O varlığın anlamını sorgularken kendisini de bir varolan olarak sorgular. Kim olduğunu ve olanaklarını sorabilen ve anlayabilen bir varolan olarak diğer varolanlardan ayrılır. O, bu dünyada ikamet ettiğinin farkındadır. Dasein bu dünyadaki diğer varolanlardan farklı olarak egzistansiyal imkânlarla (anlama, duygulanım, konuşma) sahiptir. Dasein kendi olanaklarını anlayarak varlıkla ilişki kurar. Bugün neyi nasıl anladığımızı, niye öyle anladığımızı çözebilmek tarihsel olarak varlığı anlamaların birbirine sıkı sıkıya örüldüğü ve birbiri sayesinde geliştiği varlık tarihine girmemizi gerektirir. Destrüksiyon bu zorunluluktan kaynaklanır.



Heidegger, insanın varlıkla ilişkisini öznellikten kurtarmak gerektiğini düşünür. Varlık ve Zaman özne felsefesine karşı bir başkaldırı olduğu hâlde, Heidegger onu tamamladıktan sonra, Varlık ve Zaman’ın Dasein anlamasına dayandığı için, başlangıç noktasını yine de “öznel” bulacaktır. Bu öznelliği varlık tarihinden yola çıkarak aşma girişiminde bulunur. Varlığın anlamı sorusunu yanıtlayabilmek için bir destrüksiyona ihtiyaç duyulmasının sebebi felsefi bir kavramı anlamaya çalışırken onun tarihsel yorumuyla ilişki kurma gereğidir. Çünkü her çağ varlığı ayrı bir adla adlandırır ve bu adın çerçevesi içinde varlığı anlamaya çalışır. Heidegger böylece bir yandan felsefi geleneğini sarsarken diğer yandan da, bu tarihselliğin bir devamlılık içinde bir birlik olduğunu hissettirir. Bu birlik tam bir ilerleme sayılamaz. Ona göre içinde yaşadığımız çağ “teknoloji çağı”dır, bu çağda varlık gerektiğinde kullanılmak üzere saklı durabilen, depolanabilen enerji olarak anlaşılmaktadır. Varolanları da bu anlama çerçevesi içinde açığa çıkarıyor, tecrübe ediyoruz. Bu çağın asıl sorunu araçsal aklın hâkimiyet kurması, her şeyin araçsallaştırılmasıdır?

Heidegger, varlık tarihinin kökenini açıklarken “Ereignis”kavramını kullanır. Ereignis ne bir varolandır ne de varolanlar arasında geçen bir olaydı r. Daha çok varlığın kendisiyle insan arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişki varolanları deneyimlememizi önceleyen bir ön kavrayıştır. Bu kavrayışın kökenini ille de varlık tarihinde aramak gerekmez. Bu kavrayışın ilksel mekânı dildir. Dil hayatta kalmaya yarayan önemli bir araçtan ibaret değildir yalnızca. Onda insanın varolanların tümüyle nasıl ilişki kuracağını örgütleyen bir öz, bir anlayış hüküm sürer. Tecrübemizi mümkün kılan a priori koşullar, öznenin kendisinde, aklın yapısında, bilincin içinde olmaktan çok dilin söyleyişindedir. Dünyada varlık ile düşünce arasındaki bir söyleşi sayesinde mesken tutarız. Sanatçılar ve düşünürler ise bu söyleşiye girebilenlerdir.

Heidegger’e göre etik meseleler varlık düşüncesinden ayrılamaz. Onun için önemli olan insanın araçsallaştırıldığı bu çağdan başka bir çağa sıçrayıp sıçrayamayacağını bilmektir. Bu sıçrama varolanlarla yeni bir ilişki kurma imkânını doğurabilir.
Devamını Oku

Sigmund Freud Kimdir?



Sigmund Freud Kimdir?


Sigismund Scholomo Freud (okunuşu: Zigmund Froyd ) (d. 6 Mayıs 1856, Příbor, Moravya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (bugün Çek Cumhuriyeti) - ö. 23 Eylül 1939, Londra, Birleşik Krallık), psikanaliz öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörologdur. 

Psikiyatride "psikanaliz" adı verilen bir yöntem geliştirdi. Buna göre, ruhsal sorunların kaynağını, hastaların bastırdıkları ve bilinçaltına ittikleri sorunlarda aradı. Hastaların bilinçaltındaki duygularını yüzeye çıkarmaya dayalı "psikoterapi" adı verilen bir yöntemle hastalarını iyileştirmeye çalıştı.

Sigmund Freud, Avusturyalı ruh doktoru, psikanalizin kurucusu (1856-1939).
Moravya'da, Freiberg'de dünyaya gelen Sigmund Freud, fikirleriyle çağımız insanlarının düşünce tarzını derinden değiştirdi. Uzun bir süre, Viyana'da hekimlik yaptı. Özellikle, «sinir» veya «akıl» hastalıkları denen ya da «delilik» adı verilen hastalıklarla ilgilendi. Bu hastalıklar gariptir, çünkü bir mikroptan (kızamıkta olduğu gibi) veya belirli bir dış sebepten (yarada olduğu gibi) ileri gelmez. Onun için bunların tedavisi, ötekilere oranla daha güçtür; ama hastalar gene de acı çeker ve normal bir yaşam süremezler.

Freud bu hastalıkların geçmişte, özellikle çocukluk döneminde duyulan endişelerden, bu kişilerin anlatmak istemedikleri, hattâ unutmuş gibi göründükleri kaygılardan, isteklerden ileri geldiğini düşündü. Ona göre bu endişeler, insan ruhunun ta derinliklerinde kalıyor, onların mutlu olmalarım engelliyordu. Kimi zaman rahatsızlık öylesine ciddi bir hal alıyordu ki, hastayı hastahaneye yatırmak gerekiyordu.

Bu gibi hastalan tedavi için Freud, psikanaliz adını verdiği bir yöntem buldu. Freud hastayı, olabildiği kadar rahat konuşturuyor, yalnız gizli düşüncelerini değil, aklına gelen her şeyi, hattâ ona saçma, ayıp ya da önemsiz gibi görünen, sözgelimi eski bir olayın veya bir düşün anısını bile dinliyordu.

Bir psikanaliz, haftada bir veya birkaç seans olmak üzere yıllar sürebilir. Analizci (analizi yöneten ve hastaya anılarını anlatmakta ve anlamakta yardımcı olan kişi), bu kişisel araştırma çalışmasını bir başka analizciyle birlikte de tamamlayabilir.

Psikanaliz sadece hastalara özgü bir tedavi yöntemi değildir: herkesin ruhunun derinliklerinde bilincine varmadığı, ama zaman zaman yaşama sevincini tatmasına engel olabilecek anıları, heyecanlan vardır.

Freud, insan zihninin o zamana kadar bilinmeyen yanlarını cesaretle araştırdı. On yıl yalnız psikanaliz üstüne çalıştı. 1906'da bazı hekimler de onun çalışmalarına katıldı. 1908'de ilk Uluslararası Psikanaliz Kongresi toplandı. Eserleri pek çok dile çevrilen Freud, 1938'de Avusturya Nazi Almanya'sına katılınca İngiltere'ye gitti; en önemli makalesini 80 yaşındayken yazdı; Londra'da öldü.
Devamını Oku

Sokrates (Socrates) Kimdir?



Sokrates (Socrates) Kimdir? 


Sokrates, genel olarak felsefenin ve Batı felsefesinin, özel olarak da Antik Yunan felsefesinin, hiç kuşku yok ki en kilit ismidir. Nitekim Batı felsefesinin beşiği kabul edilen Antik Yunan felsefesi, bir bütün olarak onun ismiyle sınıflandırılır. Gerçekten de ondan önce yaşamış ve doğa felsefesiyle uğraşmış bütün filozoflara, Sokrates’ten önce gelenler anlamında Presokratikler adı verilir. Buna karşın, Sokrates’ten sonra gelen bütün Yunan filozofları, onun doğrudan ya da dolaylı olarak öğrencisi olma, ondan feyiz alma anlamında Sokratikler olarak geçer. Tarihin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan Platon, Sokrates’in öğrencisi; Antik Yunan felsefesinin son büyük filozofu olan Aristoteles ise Platon’un öğrencisi olmuştur.

Sokrates üzerine pek çok eski öykü anlatıldı (Platon, Ksenophanes, Aristofanes, Aristoteles, Aristoksenos). Sokrates, edebi verimin yüksek olduğu bir dönemde hiçbir şey yazmadığı gibi, profesyonel “bilgi hocaları”nın (sofistler) ortaya çıktığı bir dönemde öğretmenliği resmi bir meslek olarak da seçmedi. Hayatı boyunca ancak üç kez Atina’dan ayrıldığı söylenir. Bir kez askeri yükümlülük gereği, bir kez de Delfi’ye gidip biliciye danışmak ve orada üzerinde “kendini tanı” sözünün yazılı olduğu Apollon tapınağını görmek için bu kentin dışına çıktı.

Sokrates genellikle ahlak felsefesinin, yani değer öğretisinin kurucusu olarak bilinirse de ondan geriye kalan şey, bir öğretiden çok, kişilerin bilincine, özlerinin ne olduğunu göstermeye yönelik bir çabadır. Sokrates önceleri doğa bilimleriyle, özellikle de canlı varlıkların çoğalması ve kaybolup gitmesi olgusuyla ilgilendi. Bu amaçla, matematiği ve doğa filozoflarının dünyayla ilgili öğretilerini incelemesi gerekti. Yüzeysel bilgiyi aşma ve şeylerin gerçek bilgisine ulaşma isteğiyle, bireylerin davranışlarında ve yaşamlarında temel aldıkları inançları sorgulamaya yöneldi. Sokrates, inançlarını ayrım gözetmeksizin yadsımak için toplumun bütün kesimlerine seslendi; bu tutumu da şiddetli tepkilerle karşılaşması ve trajik bir biçimde ölmesi sonucunu doğurdu.

Spartalılar Atina’yı savaşta yenip yıkınca Atina’ya Tiranlar hakim oldu. Sokrates entelektüel Atinalıların aksine baskılardan dolayı yurdundan kaçmayıp Tiranların idaresinde yaşamayı sürdürdü. Sivri dilinden dolayı Tiranlar tarafından idama mahkum edilmişken isyan patlak verdi Tiranlar yönetimden gitti. Bu sefer yeni yönetim Tiranlarla işbirliği yapmak, tanrıları aşağılamak vb. suçlamalarla hakkında mahkeme kurdu. Eski Atina devletinde davalara sayıları davanın önemine göre klanlardan seçilmiş yargıçlar bakardı. Sokrates’in davasına 500 civarında yargıç baktı. Suçlular genelde hitabet yetenekleri ile yargıçları etkileyip beraat ederdi. Bu yüzden ağzı iyi laf yapanlar para karşılığı davalılara savunma yazardı.

Sokrates hitabet yerine en iyi bildiği diyalektiği sorgulama yöntemini kullandı. Kendini savunmayı ve yargıçlardan af dilemeyi değil fikirlerini savundu. Ölüm cezasının değiştirilmesini dilemedi. İdamı Atina’nın kutsal günü olduğu için ertelendi. Kendisi zindana atıldı. Zindanda hiçbir koruma bırakılmamıştı. Öğrencileriyle birlikte sohbet etti. Kaçması teklifini geri çevirdi. Kaçsaydı suçlu ve hain kabul edilecekti. Kaçmadı, ve bitki zehri içirilerek idam edildi. Öldükten hemen sonra Atinalılar yaptıkları hatanın farkına vardılar. Kendisini dava edenlerden birisini yargılayıp idam ettiler diğerini sürgüne gönderdiler. Sokrates’in büstünü yapıp Atina Tapınağına koydular. Davayı izleyen öğrencisi Platon, savunmasını Sokrates’in Savunması adı altında kitaplaştırdı ve bu eser günümüze kadar geldi.

Sokrates, her türlü edinilmiş bilgiyi yadsıyan bir düşünceden yola çıkan yöntemiyle, yani diyalog sanatı ya da diyalektikle, insanlara, bilgiye sahip olduklarını sandıklarını, oysa sahip olmadıklarını kanıtlıyordu. Bir karara varmak gerektiğinde, çaresiz kalan muhatapları, kendisinden sorunla ilgili düşüncelerini aktarmasını talep ettiklerinde, filozofça geri çekiliyor, bu da genellikle muhataplarının öfkelenmesine yol açıyordu. Aynı dönem Atina’sının düşünürleri, Sokrates’in halkı toplayıp belirli zamanlarda ders vermesini çekemezler, akabinde Sokrates’in bilinenlerin aslında yanlış olduğu söylemi üzerine Sokrates’i mahkemeye verirler. O günlerde Sokrates’in, halk tarafından çok sevilen bir filozof olması sebebiyle, Atina halkı mahkemeyi yakından takip eder. Mahkeme, idam cezasını onaylanmadan önce, yargıç Sokrates’e, mevzubahis söylemlerin kendisine ait olmadığını, bu söylemleri inkar ettiğini söylemesi durumunda, idam kararını bozacağını söyler. Sokrates bu teklifi reddeder ve “Ben söylemedim dersem, düşüncelerimin insanlar için hiçbir önemi kalmaz. Beni idam edin, çünkü idam ederseniz, düşüncelerim sizin sayenizde bütün dünya insanlarına ulaşacak ve bundan binlerce sene sonra bile Sokrates adı biliniyor olacak” der. Yargıç idamın iptali şartını yineler ve Sokrates “Evet ben bunları söyledim. Sözümün ve düşüncelerimin, hayatım pahasına arkasındayım” der ve af teklifini reddeder.

Sokrates’in yeryüzündeki son günü Platon tarafından Fedon’da anlatılır — Bir gün ki Sokrates Tebesli dostları Kebes ve Simnias ile ruhun ölümsüzlüğü üzerine konuşarak geçirdi. Baldıranı içtikten ve ölmek üzere yattıktan sonra son sözleri şunlardı: “Krito, Aeskulapius’a bir horoz borçluyuz; bu yüzden onu öde, sakın unutma.” Zehir yüreğine ulaştığında sarsıldı ve öldü, “ve Krito bunu görerek ağzını ve gözlerini kapadı. Bu, Ekhekrates, dostumuzun sonuydu, öyle bir insan ki tüm çağının bizim bildiğimiz en iyisi ve dahası, en bilgesi ve en gerçeğiydi.”
Devamını Oku